Arundhati Roy’un Equator dergisinde yayımlanan ve Türkçeye birkaç farklı mecra tarafından çevrilen Kıyamet Şimdi ve Sonra başlıklı yazısı; dilin ve insanlığın kolektif hafızasının yapay zekâ eliyle yağmalanmasına karşı oldukça haklı bir öfkeyi dile getiriyor. Roy, teknolojinin insanlığı getirdiği noktadan duyduğu kaygıyı, “Dilin ve edebiyatın o eski kutsal bağı koparılıyor, her şey yapay bir veriye dönüştürülüyor.” cümlesiyle de bir yazarın temel harcı olan dilin yapay zekâyla nasıl altüst edildiğini anlatıyor. Teknoloji tekellerinin insanlığın birikimini gasp etmesini, devasa yapay zekâ modellerini beslemek için açık ocak madenciliği yöntemiyle yağmalamasını, veri merkezleri uğruna doğanın katledilmesini ve savaş sanayisiyle kurulan otonom silah ortaklıklarını teşhir etmesi son derece haklı ve yaşamsal. Roy’un bu çağrısına, tüm insani hassasiyetlerine katılmamak mümkün değil.
Ancak Roy, yapay zekâyı insanlığın zihnini yutan, dilini gasp eden ve türümüzü yok etmeye hazırlanan, insanlık üzerinde tahakküm kuran gizemli bir “Makine Tanrı” veya insanlığı köleleştiren “Tek Gözlü Devler” (Sikloplar) şeklinde betimleyerek, teknolojiyi kendinden menkul ve özerk bir özne katına yükseltiyor. Bu mistifikasyon, Roy’u görünürde tekelci sermayeyi eleştiriyor gibi gösterse de sorunun gerçek kaynağı olan kapitalist mülkiyet ilişkilerini gizliyor. Teknolojinin temel belirleyeni olan ekonomik ilişkileri konuşmadan teknolojinin insanlığın sonunu getireceği fikri, öteden beri teknolojik determinizme ve aslında felaket tellallığına hizmet eden anlatıyı besliyor. Roy’un bilerek ya da bilmeyerek kitle müdahalesini zayıflatan bakışı da ideolojik bir zaaf olarak ortaya çıkıyor.
Yapay Zekâ Miti Yerine Dondurulmuş Ölü Emek
Roy’un temel yanılgısı, yapay zekâ teknolojisine nesnel bir üretim aracı olmanın ötesinde gizemli ve özerk bir (kötü) güç atfetmesinde yatıyor. Roy, yapay zekâyı insan bilincini formaldehit tüpüne hapseden, dili elimizden alan ve kendi iç dinamikleriyle insanlığı felakete sürükleyen ilahi bir tehdit gibi kurguluyor. Roy, her ne kadar bunu edebi bir metaforla yapsa da pratik politik sonuçları itibarıyla teknolojiyi özerk bir özneleştirme illüzyonuna hizmet ediyor. Bu yaklaşım, teknoloji tekellerinin kamuoyuna sunduğu “kontrolden çıkan süper zekâ” yanılsamasının tersten kabulüdür.
Oysa yapay zekâ algoritmaları ve büyük dil modelleri birer “Makine Tanrı” değildir. Yapay zekâ; geçmişte (ve şimdi) milyarlarca insanın ürettiği kolektif zihinsel birikimin, kültürün ve canlı insan emeğinin sermaye tarafından gasp edilerek dondurulmuş hali, yani ölü emektir. Karl Marx’ın Kapital’de meta fetişizmini1 açıklarken ve Grundrisse’deki “Makineler Üzerine Fragman”2 analizlerinde belirttiği gibi kapitalist üretim tarzında sermaye, bilimi ve teknolojiyi doğrudan bir üretici güç hâline getirirken canlı emeği üretim sürecinden dışlar. Geçmiş, canlı emeğin ürünü olan sabit sermayeyi işçinin tepesinde dikilen yabancılaşmış bir tahakküm gücüne dönüştürür. Aslında bu durum, Jathan Sadowski’nin Potemkin Yapay Zekâ diye nitelendirdiği şeye de işaret ediyor: Bugün devasa algoritmik sistemler olarak pazarlanan pek çok yapay zekâ ürününün perde arkasında gizlenen muazzam bir ucuz insan emeği var ve sermaye bu emeği görünmez kılmak için teknolojik illüzyonlara başvuruyor. Sermayenin yapay zekâ adı altında pazarladığı şey gerçekte bir zekâ değil, istihdam yoluyla bilişsel çalışmayı merkezileştirerek sömüren bir sistemler ağı. Yani Jeff Bezos’un bir zamanlar “yapay yapay zekâ” dediği görünmez emek sömürüsüdür.
Roy’un ölü emeğin bu teknolojik biçimine tanrısal bir güç ve iç irade atfetmesi, burjuvazinin canlı emeği üretim sürecinden dışlama hayalini besleme tehlikesi taşıyor. Hedef tahtasına konması gereken şey, yapay zekâ değil; canlı emeği sömürüye tabi tutan, kâr oranlarının düşme eğilimini engellemek için sermayenin organik bileşimini yükselten ve algoritmik disiplini katbekat artıran tekelci mülkiyet düzenin kendisidir.
Kapitalizmin ve Üretim İlişkilerinin Görünmezleştirilmesi
Roy’un yazısının sonunda ciddi bir politik açmaz da var. Teknoloji tekellerinin devlete başvurarak “bizi regüle edin” isteğinde bulunmasını bir danışıklı dövüş ve tekelleşme taktiği olarak doğru teşhir ederken, hemen ardından Coppola’nın Apocalypse Now filmindeki Albay Kurtz karakterine atıfla sistemin yıkımı karşısında çaresiz bir tükenmişlik anlatısına teslim oluyor.
Oysa sorun teknolojinin hızı veya yapay zekânın teknik mahiyeti değil. Adı ister yapay zekâ olsun, ister sosyal medya, isterse 19. yüzyılın buhar makinesi; üretim araçlarının mülkiyeti tekelci sermayenin elinde olduğu sürece, her teknolojik yenilik kaçınılmaz olarak sermaye birikimi ve sömürünün derinleştirilmesi için kullanılacaktır.
Tekil firmalar düzeyinde yapay zekâ kullanımı, canlı emeği ikame ederek maliyetleri düşürme ve kısa vadeli kârı artırma rasyonalitesine dayanır. Ancak kolektif düzeyde, canlı emeğin üretimden dışlanması toplam artı-değer üretimini daraltır, kitlelerin alım gücünü zayıflatır ve kapitalizmin kâr oranlarının düşme eğilimi ile gerçekleşme krizlerini tetikler. Roy, aracın kendisiyle o aracı yöneten sınıfsal mülkiyet yapısını birbirine karıştırıyor. Tüm öfkesini, dil ve edebiyatın kutsal bağının kayboluşunun müsebbibi olarak belirlediği yapay zekâya gösterdiği için yapay zekâyı yönetenlerin artı değer sömürüsü silikleşiyor.
Üstüne üstlük teknoloji tekelleri yapay zekâyı hem gizemli bir güç gibi pazarlıyorlar, hem de Microsoft’un yaptığı “Hümanist Yapay Zekâ Davranış Kuralları” gibi çabalarla sömürüyü insani bir kılıfla gizlemeye çalışıyorlar. Oysa mülkiyet ilişkilerine dokunmayan ne burjuva düzenlemeleri ne de sahte etik arayışları bir çıkış yolu sunabilir. Mülkiyet, tekelci sermayenin elinde kaldığı sürece her “hümanist” olma iddiası, sömürüyü tahkim eden bir işlev üstlenir.
“Bozulmuş Kapitalizm” Yanılgısı
Roy’un edebiyata ve geçmişteki toplumsal bağlara duyduğu özlem, kapitalizmin özünde barındırdığı sürekli büyüme ve sermaye birikim zorunluluğunu göz ardı eden “bozulmuş bir kapitalizm” söylemini çağrıştırıyor. Bu söylem, sanki geçmişte “adil, insani ve masum” bir kapitalizm varmış da bu “teknoloji oligarkları” işin cılkını çıkarıyormuş gibi bir varsayıma dayanıyor. Tıpkı geçmişin toplumsal çelişkilerini unutup “eskiden sokaklar güvenliydi, hayat daha sakindi” diyen nostaljik bir 90’lar çocukluğu özlemi gibidir bu söylem. Bu yaklaşım sermayenin tarihsel karakterini es geçiyor. Oysa sermaye, doğası gereği büyümek, yeni alanları ele geçirmek ve her şeyi metalaştırmak zorundadır. Durmak yoktur. Yapay zekâyı veya dijitalleşmeyi “sapma” olarak görüp eski üretim biçimlerine veya daha “ehlileştirilmiş” bir geçmişe duyulan özlem, tıpkı 19. yüzyıldaki Ludist hareketin romantizmi gibi tarih dışıdır. Sorunu “bir avuç kötü adamın açgözlülüğüne” indirgemek, görünmeyen sermaye dinamiklerini ve sistemin kendisini aklarken, kitlelere de “bu kötü patronlar gitse her şey güllük gülistanlık olacak” safsatasını yayar.
Bilişsel Çelişki ve Çaresizliğin Politikası
Peter Dorman Bilişsel Çelişkinin Ekonomi Politiği başlıklı yazısında kitlelerin değiştiremeyeceklerini hissettikleri devasa krizler ve ezici tehlikelerle yüzleştiklerinde derin bir çaresizlik hissi yaşadıklarından bahseder. Bu çaresizlik hissi psikolojik inkara yol açtığı gibi sınıf dayanışmasını kemirir ve kolektif direnç imkanlarını zayıflatır. Yani bir başka deyişle felaket tellallığı, kitleleri harekete geçirmek yerine tehlikeli bir biçimde onları felç eder.
Roy’un “insan zihni yok ediliyor, dilimiz elimizden alınıyor, kıyamet kapıda” tonundaki karamsar dili, insanlığa bir eylem ufku veya imkânı göstermekten oldukça uzak. Okuyucuyu edilgen bir çaresizlikle dolduran bu dil, yılgınlık ve eylemsizlik üreten bir bilişsel çelişki yaratıyor ve daha da kötüsü teknoloji tekellerinin tahakkümünü pekiştirmeye yarıyor. Çünkü kaçınılamaz ilan edilen bir kıyamet karşısında kitleler mücadeleye değil, pasif bir kabullenişe yönelirler.
Karamsarlığa Karşı Değiştirme İradesi
Kapitalizmin yarattığı tüm yıkımlara karşı koyabilmek için karamsarlık ve yılgınlık yaratacak söylemlere karşı dikkatli olmak gerekiyor. Roy’un teknolojik karamsarlığına karşı, gerçeği olduğu gibi kavrayan bir ufuk kurmak şart: Temel mesele yapay zekânın varlığı değil, üretim araçlarının sınıfsal mülkiyeti ve üretim ilişkileridir. Dolayısıyla aslolan da bu üretim ilişkilerini insanlığın yararına değiştirme iradesidir.
Yapay zekâ sistemleri ve devasa veri merkezleri, tekelci burjuvazinin elinden alınıp toplumsal mülkiyete devredildiğinde, insanlık tarihinin en büyük özgürleşme imkanlarından biri doğacaktır. Piyasa anarşisinden ve kâr odaklı sermaye birikiminden kurtarılmış bir yapay zekâ; angarya ve yıpratıcı işleri otomasyona devrederek günlük çalışma sürelerini radikal biçimde kısaltabilir, üretimi toplumun gerçek ihtiyaçlarına göre planlayabilir ve insani yaratıcılığın önündeki maddi engelleri kaldırabilir. İnsanlık kendi ürettiği ölü emeğin kölesi değil, toplumsal mülkiyet temelinde kendi geleceğinin efendisi olmak zorundadır.
İllüstrasyon: Nikolai Lutohin, Galaksija








