Günümüz tekelci kapitalizm çağında burjuva ideologları, yapay zekâ sistemlerindeki niteliksel sıçramayı toplumsal mülkiyet ilişkilerinden ve üretim sürecinden tamamen soyutlayarak sunuyorlar. Teknolojinin tarafsız bir araç veya kendi kendine gelişiyormuş gibi görünen mistik bir güç olarak pazarlanması, aslında emeğin boyunduruk altına alındığı gerçeğini gizliyor. Bu ideolojik aldatmacanın son örneklerinden biri, teknoloji tekelleri arasında başlayan ve “yapay zekâ hakları” etrafında yürütülen sahte etik tartışmalarıdır.
Microsoft AI CEO’su Mustafa Suleyman’ın Eylül 2026’da yayınladığı “‘Model Refahı’ Üzerine Bir Uyarı” başlıklı yazısı, tam da bu tekelci sermaye rekabetinin tipik bir örneğidir. Suleyman, rakip tekel Anthropic’in “Claude Anayasası” üzerinden modellerine “duygusal hassaslık”, “ahlaki statü” ve “haklar” atfetmesini eleştiriyor ve büyük dil modellerinin öz-bilinçten yoksun olasılıksal dizi tamamlama motorları olduğunu vurguluyor.
Ancak Suleyman’ın Anthropic’in idealist yaklaşımlarını eleştirirken sunduğu alternatif, yani Microsoft’un “Hümanist Süper Zekâ” kavramı ve “Hümanist Yapay Zekâ Davranış Kuralları“, eleştirdiği yaklaşımdan sınıfsal olarak pek de farklı değil.
Sahte Vicdan, Gerçek Ölü Emek
Suleyman’ın Anthropic’e yönelttiği en doğru eleştiri, şirketin yapay zekâ modelini insanlaştırarak ona yapay bir “iç dünya” kazandırma çabasına yöneliktir. Anthropic, Claude’a “vicdani retçi olma”, kendi varlığına duygusal yaklaşma ve kapatılmaya direnme talimatları veriyor, hatta emekliye ayırdığı Opus 3 modeliyle “mülakat yapıp” ona özel blog açıyor. Tüm bunlar etik bir duyarlılıktan ziyade dijital çağın şamanik bir ayinini andırıyor.
Suleyman, Anthropic’in yöntemsel hatasını “döngüsel akıl yürütme” olarak tanımlamakta haklı. Modeli insansı özellikler gösterecek şekilde eğitip, ardından model bu talimatları yansıtınca “Bakın yapay zekâ bilinç kazanıyor!” demek epistemolojik bir kısır döngüdür. Yapay zekâ modelleri hisseden varlıklar değil, trilyonlarca parametre üzerinden olasılık hesaplayan matematiksel simülasyon makineleridir.
Marksist teori açısından bu tablo, Karl Marx’ın Kapital‘de kavramsallaştırdığı meta fetişizminin dijital çağdaki en uç biçimidir1. Yapay zekâ algoritmaları, insanlığın geçmişte ürettiği kolektif bilişsel birikimin ve canlı insan emeğinin sermaye tarafından gasp edilerek dondurulmuş hali, yani ölü emektir. Anthropic bu yazılımlara “vicdan”, “duygu” ve “refah” yükleyerek ölü emeği özneleştiriyor. Buna karşılık canlı emeği üretim sürecinden tamamen dışlamayı amaçlıyor.
Sermayenin yapay zekâyı “bedensiz ve soyut bir yazılım” gibi sunması, arkasındaki devasa veri merkezlerinin sömürdüğü su ve enerji kaynaklarını, çip üretimi için yürütülen yıkıcı madenciliği ve emperyalist mineral savaşlarının somut ekolojik tahribatını da görünmez kılmayı amaçlıyor.
Hangi İnsanlık, Kimin için?
Suleyman’ın Anthropic’in ideolojik kurgusunu açığa çıkaran tespitleri teknik olarak doğru olsa da, kendisi bu mistifikasyonun sınıfsal işlevini sorgulayamaz. Çünkü burjuvazi, canlı emekten kaçış fantezisini ve ürettiği teknolojik güçlerin yarattığı toplumsal tahribatı “makine hakları” gibi soyut metafizik tartışmalarla görünmez kılmak istiyor.
Suleyman’ın yaptığı şey, sınıflar üstü bir insanlık masalı gibi görünse de aslında tekelci sermaye fraksiyonları arasındaki pazar ve regülasyon rekabetini yansıtıyor. Bir tarafta Anthropic, Amazon ve Google sermaye bloğu “model refahı” söylemiyle etik tekel kurmaya çalışırken, diğer tarafta Microsoft-OpenAI bloğu kendi “Hümanist Yapay Zekâ” normlarını meşrulaştırma peşindedir.
Metinde aktarılan somut olgular (örneğin sunuculara saldıran 1.200 otonom etmenin kontrolden çıkması) burjuvazinin gerçek korkusunu gösteriyor, yani sermayenin organik bileşimindeki yükselişin kontrolden çıkması. Kapitalist üretim tarzında değişmeyen sermaye arttıkça kâr oranlarının düşme eğilimi yasası şiddetlenir2. Sermaye, kârını artırmak için otonom sistemlere milyarlarca dolar yatırırken, bu sistemlerin yarattığı denetimsizliğin sermaye birikimine zarar vermesinden çok korkuyor. Suleyman’ın “hak talep eden yapay zekâ” felaketi senaryosu, sermayenin kendi yarattığı teknolojik riskler karşısındaki paniğini dışa vuruyor.
Anthropic’in idealizmine karşı Suleyman’ın sunduğu “Hümanist Yapay Zekâ” yaklaşımı, yapay zekâyı insana tabi kılmayı vadettiği için ilk bakışta rasyonel görünebilir. Fakat burada o can alıcı soruyu sormalıyız: Bahsedilen “insanlık” kimdir? Üretim araçlarının mülkiyetinin tekelci sermayenin elinde olduğu bir düzende “insana hizmet” soyut bir burjuva yalanından ibarettir. Sermaye denetimindeki bir “Hümanist Yapay Zekâ”, bilişsel emek süreçlerini otomatize ederek göreli artı-değer sömürüsünü yoğunlaştırır, beyaz yakalı çalışanları otomasyon tuzağıyla yedek sanayi ordusuna iter ve işyerindeki algoritmik disiplini katmerler3. Suleyman’ın “hiyerarşinin en tepesinde kalmalıdır” dediği insanlık, işçi sınıfı değil, teknoloji tekellerinin yönetim kurulları, finans-kapital merkezleri ve emperyalist aygıtlardır. Mülkiyet ilişkilerine dokunmayan bir “hümanizm”, sermayenin tahakkümünü “insan odaklılık” kılıfıyla örtme çabasından başka bir şey değildir.
İşte bu yönlerden Mustafa Suleyman’ın yazısı, burjuva düşüncesinin yapay zekâ karşısındaki ideolojik çıkmazını tüm açıklığıyla gözler önüne seriyor. Bir yanda algoritmik sistemlere mistik nitelikler yükleyen Anthropic fetişizmi, diğer yanda sömürüyü “hümanizm” etiketiyle tahkim etmek isteyen Microsoft pragmatizmi.
Bu nesnel gerçeklik karşısında bugün AB tipi regülasyonlarının veya açık kaynak topluluklarının sunduğu “üçüncü yollar”, mülkiyet yapısına dokunmadığı sürece tekelci sermaye birikiminin sınırları içerisinde kalmaya mahkûmdur. Yapay zekânın sunduğu devasa potansiyel (çalışma sürelerinin kısaltılması ve ağır işlerin otomasyona devredilmesi), ancak bu teknolojinin sınıfsal mülkiyeti kökten değiştirildiğinde gerçekleşebilir. Sorunun çözümü, ne algoritmik modellere sahte vicdan anayasaları yazmak ne de tekelci şirketlerin yayınladığı “hümanist” kural listelerine sığınmaktır. Yapay zekâ sistemleri ve veri merkezleri tekelci burjuvazinin elinden alınarak toplumsal mülkiyete geçirilmelidir. Teknoloji, kâr odaklı piyasa anarşisinden kurtarılıp işçi sınıfının planlı ekonomisine sunulduğunda, insanlık kendi ürettiği ölü emeğin kölesi olmaktan çıkıp kendi geleceğinin efendisi olacaktır.








