2026-2030 Yapay Zekâ Eylem Planı’nın Ekonomi-Politik Eleştirisi

Yapay zekâ, burjuva ideolojisi tarafından sınıflar üstü, kendiliğinden gelişen ve toplumu kaçınılmaz bir refaha sürükleyecek “tarafsız” bir şey gibi pazarlanıyor. Halbuki üretici güçler hiçbir zaman mülkiyet ilişkilerinden bağımsız gelişmez. Teknoloji, mevcut üretim ilişkileri içinde sermayenin tahakküm aygıtı olarak işler. 2026-2030 Yapay Zekâ Eylem Planı, bu gerçeği "insan odaklılık" ve "ortak iyiyi büyüten stratejik imkân" gibi sahte insancıl kavramlarla perdeliyor.

Yapay zekâ, burjuva ideolojisi tarafından sınıflar üstü, kendiliğinden gelişen ve toplumu kaçınılmaz bir refaha sürükleyecek “tarafsız” bir şey gibi pazarlanıyor. Halbuki üretici güçler hiçbir zaman mülkiyet ilişkilerinden bağımsız gelişmez. Teknoloji, mevcut üretim ilişkileri içinde sermayenin tahakküm aygıtı olarak işler. 2026-2030 Yapay Zekâ Eylem Planı, bu gerçeği “insan odaklılık” ve “ortak iyiyi büyüten stratejik imkân” gibi sahte insancıl kavramlarla perdeliyor.

Belgedeki “teknolojinin insanı merkeze alması” söylemi gerçekçi değildir. Bu söylem sermayenin birikim sürecini ve sermayenin emeği boyunduruk altına alma girişimini “insanileştirme” kılığına sokuyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “kadim medeniyet mirası” ve “ahlak” vurguları ise sınıfsal çelişkileri kültürel söylemlerin ardında görünmez kılıyor. Bu söylem, sermayenin teknolojiyi kullanarak işçi sınıfına saldırısını meşrulaştırırken, emeğin sömürüsünde yeni ve daha yoğun bir aşama olan otomasyon tuzağına giden yolu açıyor.

Göreli Artı-Değer Sömürüsü ve “Otomasyon Tuzağı

Kapitalizm, kâr oranlarının düşme eğilimi yasası gereği, üretim sürecinde gerekli emek zamanını radikal biçimde azaltarak göreli artı-değer üretimini maksimize etmeye mahkûmdur. Eylem Planı’nın “maliyetleri düşüren ve rekabetçiliği ileriye taşıyan” hedefleri tam da buna yöneliktir. Planda belirtilen “1 trilyon lirayı aşan ekonomik değer” hedefi, teknik bir başarı değil, Türkiye işçi sınıfının devasa ödenmemiş artı-değer hacmi olacaktır. “Mesleki Yeniden Yönlendirme” ve “Çalışan Dönüşümü” programları, işçiyi özgürleştirmeyi değil, onu sermayenin organik bileşimindeki artışa (yani makineleşmeye) uyumlu, doğrudan algoritmaların şahsında somutlaşan sabit sermayenin itaatkâr bir eklentisine dönüştürüyor. Yapay zekâ insanların emek gücünü ikame ederken, işçinin üzerindeki algoritmik denetimi ve dijital gözetimi de arttırıyor. İşçinin her hareketinin sensörler, performans ölçüm yazılımları ve hedeflendirme algoritmalarıyla anlık olarak izlenmesi, fabrikadaki geleneksel ustabaşının yerini görünmez ve dokunulmaz dijital araçların alması anlamına geliyor. 

Bu durum, iş sürecini parçalayarak esnek, güvencesiz ve platform tabanlı yeni çalışma biçimlerini yaygınlaştırıyor. “Yapısal dönüşüm” söylemi de otomasyonun kaçınılmaz olarak büyüteceği yedek sanayi ordusunu disipline etme ve sınıf öfkesini “yetenek dönüşümü” gibi bireysel sorumluluk alanlarına hapsederek emme işlevini üstleniyor.

Gözetim burada yalnızca bir denetim mekanizması değil, emek sürecinin bizzat algoritma tarafından zamansal ve mekânsal olarak parçalanmasıdır. Algoritmik yönetim, geleneksel fabrika içi mekânsal dayanışma ağlarını tasfiye ederek emeği tekil, esnek ve dijital hücrelere hapsetmektedir. 

Riskin Toplumsallaştırılması, Kârın Özelleştirilmesi

Bu tür planlar modern burjuva devletin sermaye adına “kolektif bir kapitalist” gibi hareket ettiğini bize hatırlatan adımlardır. “Ulusal Yapay Zekâ Araştırma Fonu” ve “Yapay Zekâ Büyüme Fonu” gibi mekanizmalar aracılığıyla, yüksek riskli Ar-Ge maliyetleri halktan toplanan vergilerle kamulaştırılırken, ortaya çıkan “ticarileştirilebilir modeller”, “Ulusal Şampiyon” olarak tanımlanan tekelci şirketlere sunuluyor. HIT-30 programı ve DMO Tekno Katalog alım garantileri, sermaye için suni ve risksiz kâr alanları yaratıyor. Devlet toplumun ihtiyaç duyduğu planları değil, sermayenin yatırımlarını güvence altına alan, zararı toplumsallaştırıp kârı özelleştiren bir işlev görüyor. Sermayeyi bu şekilde koruyan finansal kalkan, ancak sömürülecek bol ve ucuz emek arzıyla tamamlandığında sermaye birikimi sağlayabilir. Sermayenin ürettiği bu model ve hizmetlerin doğrudan müşterisi olan devlet, tıpkı Yap-İşlet-Devret projelerinde olduğu gibi, kamusal kaynakların kesintisiz biçimde sermayeye aktarıldığı ve pazarın devlet eliyle güvenceye alındığı bir düzen oluşturuyor.

Nitelikli Emek Gücünün Sömürüsü ve “Yetenek” Enflasyonu

Sermayenin stratejisi genel olarak eğitim sistemini doğrudan üretim süreçlerine eklemleyerek, “yetenek” kavramını emeğin piyasa değerini düşürmek için kullanmaktır. Yıllardır MESEM ile beden emeğinde yapılanın bir benzeri, bugün bilişsel emek süreçleri için kurgulanıyor. Plandaki “10.000 ileri düzey uzman” ve “100.000 uygulama profesyoneli” yetiştirme hedefi, bilişsel emeği kitleselleştirip vasıfsızlaştırarak ücretler üzerindeki aşağı yönlü baskıyı artırmayı ve güvencesizliği yaygınlaştırmayı amaçlayan bir adımdır. Böylece yazı yazma, içerik üretme, grafik tasarım, çeviri, kod geliştirme, veri analizi veya mühendislik gibi bilişsel emek süreçleri standartlaştırılıp parçalanmakta, beyaz yakalı emek de dijital parça başı işçiliğe dönüştürülmektedir.

Büyük Dil Modelleri ve üretken yapay zekâ sistemleri, sanıldığı gibi tarafsız birer mühendislik ürünü değiller. İnsanlığın geçmişte ürettiği tüm kolektif bilişsel birikimin ve canlı emeğin sermaye tarafından gasp edilerek ölü emeğe dönüştürülmüş halidir. Bilişsel emekçinin bugün sisteme girdiği her kod dizisi, yazdığı her metin veya tasarladığı her arayüz, yarın kendi canlı emeğini ikame edecek bir algoritmik sermaye birikimi olarak karşısına çıkmaktadır.

e-Devlet üzerinden kurgulanan yapay zekâ yetkinlik ölçüm altyapısı, emek gücü piyasası üzerinde kurulmak istenen bir dijital gözetim aracıdır. Bu sistem, emek gücünün piyasa değerini ve yetkinliklerini anlık olarak izleyen bir “stok yönetim sistemi” gibi çalışarak sermaye için en uygun maliyetli emek gücünü hazır tutmayı amaçlıyor. “Yapay zekâ okuryazarlığı” kampanyaları ise emek gücü arzını yapay olarak şişirerek ücretler üzerindeki aşağı yönlü baskıyı kalıcılaştırma hamlesidir. Sermayenin sömürüsü sadece canlı emek gücüyle sınırlı kalmıyor. İnsanların kamu hizmetleri ve dijital etkileşimler üzerinden ürettiği kolektif veriye de el koyuyor. Yurttaşların sağlık kayıtlarından eğitim istatistiklerine, e-Devlet kullanımlarından biyometrik izlerine kadar uzanan bu devasa kamusal veri arşivi, yapay zekâ modellerini besleyen bedelsiz bir hammaddeye dönüştürülerek sermaye birikiminin hizmetine sunulacak.

Dijital Egemenlik” Söylemi ile Küresel Finans-Kapital Entegrasyonu

Belgedeki “Dijital Egemenlik İlkesi”, küresel finans-kapital ile kurulan bağımlılık ilişkilerini gizliyor ve söylem düzeyinde kalmaya mahkum. Plan bir yandan egemenlikten bahsederken, diğer yandan hiperölçekleyici bulut şirketleri kılığındaki küresel teknoloji tekelleriyle ve OECD standartları ile tam entegrasyonu hedefliyor.

Bu ideolojik perdeleme, güncel kamu yatırımlarında ve resmi söylemlerde somut karşılığını bulmaktadır. Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı bünyesinde hayata geçirilen Türksat Gölbaşı Veri Merkezi’nin “Türkiye’nin dijital kalesi” olarak nitelendirilmesi ve Anadolu’nun bir “bölgesel veri üssü” haline getirileceğinin ilan edilmesi, milli güvenlik ve egemenlik söylemleriyle meşrulaştırılan altyapı hamleleridir. Oysa kamusal kaynaklar, arazi tahsisleri ve devlet güvencesiyle inşa edilen bu devasa tesisler; ulusal bir özerklik yaratmaktan ziyade, bölgesel ve küresel sermayenin veri işleme, depolama ve modelleme ihtiyaçlarına karşılıksız altyapı sunmaktadır. Söylem düzeyinde “milli kale” olarak sunulan bu yatırımlar, pratikte kamusal mülkiyetin ve kaynakların kâr odaklı dijital sermayenin hizmetine sunulduğu güvenli birer birikim alanı olarak işlev görüyor.

Ayrıca “1 GW veri merkezi kurulu gücü” hedefi, Türkiye’nin yerli enerji kaynaklarını küresel veri tekellerinin hizmetine sunan bir “taşeron üs” hazırlığıdır. Yapay zekâ günümüzde ciddi bir ekolojik maliyet ortaya çıkarıyor. Veri merkezlerinin ihtiyaç duyduğu devasa soğutma suyu ve elektrik tüketimi, sermayenin yalnızca canlı insan emeğini değil, doğanın yenilenebilir kaynaklarını da bedelsiz bir girdi olarak yağmaladığını göstermektedir. Eskişehir Beylikova’daki devasa nadir toprak elementi rezervlerinin çıkarılması ve işlenmesi hamlesi de bu denklemin bir parçasıdır. Çip ve donanım teknolojileri için hayati önem taşıyan bu stratejik madenler, ağır ekolojik tahribat riskleriyle birlikte küresel teknoloji zincirlerinin kullanımına açılıyor. Eylem Planı, Türkiye’nin suyunu, enerjisini ve yer altı zenginliklerini küresel teknoloji devlerinin ekolojik maliyetlerini emen bedelsiz birer girdi haline getirmektedir. Yaratılan ekolojik tahribat ve yük yine toplumun üstüne yıkılıyor. Buradaki temel mekanizma, yerli ve düşük karbonlu enerji kaynaklarının küresel tekellerin veri işleme süreçlerine tahsis edildiği eşitsiz bir mübadele ilişkisidir.

“Ulusal Şampiyonlar” aracılığıyla geliştirilen modellerin “ihraca hazır paketler” haline getirilmesi, Türkiye kapitalizminin küresel teknoloji hiyerarşisinde emperyalist merkezlere bağımlı bir alt-eksen/taşeron olarak konumlandırıldığını gösteriyor. “Milli teknoloji” ve “Ulusal Şampiyonlar” söylemi, kamu kaynaklarının yerli sermaye gruplarına aktarılmasını gizliyor. Ancak altyapı, çip ve bulut teknolojilerindeki küresel bağımlılık korunduğu sürece, bu hamleler Türkiye kapitalizminin küresel hiyerarşideki bağımlı konumunu değiştirmez. 

Sonuç

2026-2030 Yapay Zekâ Eylem Planı, sermayenin organik bileşimini artırarak emeği daha yoğun bir boyunduruk altına alma stratejisidir. Yapay zekâ, mevcut kapitalist mülkiyet ilişkileri içinde sömürüyü derinleştiren, yedek işgücü ordusunu büyüten, ülkenin kaynaklarını talan eden ve bağımlılığı pekiştiren bir sınıf savaşımı aracıdır. Bu teknolojinin ancak üretim araçlarının toplumsal mülkiyeti altında, kâr değil ihtiyaç ilkesiyle yönetildiğinde gerçek anlamda “insan odaklı” olabileceği açıktır. Son tahlilde teknolojik ilerlemeyi reddetmek yerine teknolojik ilerlemenin kazanımlarına sermayenin el koymasına izin veren mülkiyet ilişkilerini değiştirmek gerekiyor.

Sitemizde yer alan çeviri ve yazılardaki tüm görüşler kolektifimizin fikirlerini yansıtmayabilir. Bu yazıları, bilişim alanındaki gelişmeleri Marksist bir perspektifle ele almayı mümkün kılacak katkılar sunduğu için seçip yayımlıyoruz.