Yapay Zekâ Yatırımlarının İnsanlık ve Doğa için Maliyeti Artıyor

2026 yılının ilk yarısında, her gün karşımıza çıkan yapay zekâ haberleriyle, tekelci sermayenin içine düştüğü birikim krizini aşmak için teknolojiyi nasıl bir yıkım ve tahakküm aracına dönüştürdüğünü tüm çıplaklığıyla gördük. Teknoloji tekellerinin “ilerleme” adı altında sunduğu söylemin arkasında, 2026-2030 yılları arasında yapay zekâ veri merkezlerine akıtılması planlanan 3 trilyon dolarlık devasa bir sermaye balonu yatıyor. Tekeller, bu balondan nasiplenmek için ciddi bir rekabete girmiş durumdalar. Bu miktarın 750 milyar dolarının yalnızca Amazon, Google, Meta, Microsoft ve Oracle beşlisi tarafından yapılacak bir yatırım olması, dijital mülkiyetin tarihte eşi görülmemiş bir tekelci birikim1 Tekelci birikim sermayenin serbest rekabet aşamasını aşarak devasa şirketler ve…

2026 yılının ilk yarısında, her gün karşımıza çıkan yapay zekâ haberleriyle, tekelci sermayenin içine düştüğü birikim krizini aşmak için teknolojiyi nasıl bir yıkım ve tahakküm aracına dönüştürdüğünü tüm çıplaklığıyla gördük. Teknoloji tekellerinin “ilerleme” adı altında sunduğu söylemin arkasında, 2026-2030 yılları arasında yapay zekâ veri merkezlerine akıtılması planlanan 3 trilyon dolarlık devasa bir sermaye balonu yatıyor. Tekeller, bu balondan nasiplenmek için ciddi bir rekabete girmiş durumdalar. Bu miktarın 750 milyar dolarının yalnızca Amazon, Google, Meta, Microsoft ve Oracle beşlisi tarafından yapılacak bir yatırım olması, dijital mülkiyetin tarihte eşi görülmemiş bir tekelci birikim1 Tekelci birikim sermayenin serbest rekabet aşamasını aşarak devasa şirketler ve finans blokları elinde toplanması, bu sayede pazarın, teknolojinin ve toplumsal kaynakların dar bir tekel grubu tarafından kendi kârlarını güvenceye alacak şekilde el konulup genişletilmesidir. aşamasına girdiğini de gösteriyor.

image 5 - Yapay Zekâ Yatırımlarının İnsanlık ve Doğa için Maliyeti Artıyor - 7

Meta’nın Prometheus projesinin 18 Mayıs 2026 tarihli uydu görüntüsü (Kaynak)

Dünya genelinde kâr oranlarının son yarım asırda yarı yarıya gerilediğini gösteren veriler, Marx’ın ekonominin yasalarına dair tespitlerini bir kez daha doğruluyor. ABD sermayesi ise kâr oranlarındaki bu tarihsel düşüşü frenlemek adına “Silikon Havzası” (Silicon Heartland) olarak adlandırdığı Michigan, Ohio ve Teksas gibi eyaletleri yeni sömürü alanları ilan etmiş durumda. Bu stratejinin somut ayağı olarak Ohio çiftliklerinin ve ormanlarının ortasında biten Meta’nın Prometheus projesi gibi dev tesisler, muazzam enerji ve su tüketimleriyle hem insanların hem de tüm canlıların yaşam alanlarını adeta işgal ediyor. Doğanın ve yerel kaynakların bu şekilde birikim sürecine kurban edilmesi, yapay zekâ altyapısının ihtiyaç duyduğu devasa fiziksel zemini hazırlıyor.

Ne var ki, sermayenin coğrafyaya dönük bu fiziki müdahalesi, inşa edilen bu altyapı üzerinde yükselen “veri” üzerindeki mülkiyet kavgasıyla sürüyor. Tam da bu süreçte Palantir CEO’su Alex Karp’ın rakiplerine yönelttiği “müşterilerin verilerini ve sırlarını çalma” ile “verimsiz tokenler2büyük dil modellerinin işlediği en küçük metin/veri birimleri üzerinden fahiş fiyatlandırma yapma” suçlamaları, sermaye içi rekabetin kızıştığını ve verinin tekelci sermaye elinde nasıl bir “birikim ve pazar kavgası” aracına dönüştüğünü de gösteriyor. Sonuç olarak bir yanda toprak, su ve enerji gasp edilirken, diğer yanda bu tesislerde işlenen insanlığın kolektif bilgisi değersizleştirilerek tekelci kârlara dönüştürülüyor. Kapitalizmin bu dijital aşaması, yalnızca somut emeği ve doğayı değil, toplumsal bilginin her zerresini metalaştırarak mülksüzleştirme dalgasını zihinsel ve fiziksel alanda eşzamanlı olarak derinleştiriyor. 

Ekolojik Talan

Kapitalizmin “yeşil dönüşüm” vaatlerinin koca bir halkla ilişkiler stratejisinden ibaret olduğu gerçeği, yapay zekânın doymak bilmez enerji açlığıyla bir kez daha tescilleniyor. Google’ın karbon emisyonlarının yüzde 25, Meta’nınkinin ise yüzde 64 oranında artması, teknoloji sermayesinin kâr hırsı uğruna ekosistemi nasıl gözden çıkardığını sergiliyor. Amazon ve Google gibi tekeller, sözde “net-sıfır” hedeflerini sessizce rafa kaldırarak devasa doğalgaz sözleşmelerine imza atıyor, hatta kömür santrallerinin kapatılma süreçlerini dahi durduruyorlar. ABD Enerji Bakanı Chris Wright’ın nükleer ve fosil yakıt yatırımlarını “Çin’in önünde kalma” gerekçesiyle meşrulaştırması, sözde “yeşil dönüşüm” vaatlerinin emperyalist rekabet karşısında nasıl da bir çırpıda önemsizleştiğini gözler önüne seriyor.

image 6 - Yapay Zekâ Yatırımlarının İnsanlık ve Doğa için Maliyeti Artıyor - 9

Wisconsin’deki veri merkezi protestosundan bir kare (Kaynak)

Bu çevre talanına karşı Ohio ve Michigan’da filizlenen yerel direnişler, sermaye tarafından “hillbilly uprising” (taşralı ayaklanması) diyerek küçümsense de aslında yaşam alanlarının savunulmasına dönük sınıfsal bir tepkinin de nüvelerini taşıyor. 18 Temmuz’da ABD’nin 42 eyaletinde sokağa çıkan binlerce insan, yaşam alanlarını ve halkın bütçesini korumak için sesini yükseltti. Bu eylemlerde şirketlere sağlanan devlet ayrıcalıkları ile vergi desteklerine son vermek ve özgürlükleri tehdit eden yapay zekâ teknolojilerine karşı federal düzeyde önlem alınmasını sağlamak amacıyla siyasetçilere çağrıda bulundular. Michigan’daki ön seçimlerde teknoloji devlerine sağlanan vergi muafiyetlerinin ana seçim malzemesine dönüşmesi, halkın bütçesinden tekellere aktarılan bu teşviklere karşı biriken öfkenin doğrudan burjuva siyasetinin merkezine oturduğunu da gösteriyor. İnsanlar temiz su kaynaklarının tüketilmesi, çeşitli hastalıklara yol açacak kadar gece gündüz süren aralıksız gürültü kirliliği ve artan enerji maliyetlerinin omuzlarına yıkılması karşısında, bu veri merkezlerini yaşam alanlarına doğrudan bir tehdit olarak görerek barikat kuruyor. Kansas’taki bir veri merkezi toplantısında veri merkezine karşı çıkanlara destek alkışı yapan bir öğretmenin polisçe sürüklenerek gözaltına alınması, devletin halkın meşru kaygılarını nasıl bastırdığını da gösteriyor. Sermaye ise sivil yaşam alanlarını birer “savaş bölgesine” çeviren askeri tip çadırlar ve dev gaz türbinleriyle bu direnişi kırmaya, doğayı ise sermaye birikiminin yakıtı yapmaya devam ediyor.

Emperyalist Savaş Makinesi

2026 yılı, dijital sermayenin emperyalist devlet aygıtıyla yapısal olarak nasıl bütünleştiğini de kanlı örneklerle ortaya koydu. Anthropic, OpenAI, Google DeepMind ve Meta gibi teknoloji devlerinin daha önce ilan ettikleri askeri kullanım yasaklarını sessizce kaldırıp savunma ihaleleri için birbirleriyle yarışa tutuşması, teknolojinin artık doğrudan bir savaş aracına dönüştüğünün işareti. Bu bütünleşme, Anthropic’in Claude modelinin Palantir işbirliğiyle ABD ordusunun Maven Akıllı Sistemi’ne entegre edilmesinde somutlaşıyor. Pentagon’un, askeri veri altyapısını modernize etmek ve karar mekanizmalarını yapay zekâyla entegre etmek için Accenture’a verdiği 821 milyon dolarlık veri platformu ihalesi de teknoloji tekellerinin askerî-sınai kompleksin en kazançlı ortaklarına dönüştüğünü tekrar gösteriyor. İsrail’in Gazze’deki katliamlarda kullandığı yapay zekâ hedefleme sistemlerinden, İran’daki Minab kız okuluna düzenlenen saldırıda yapay zekânın rolüne kadar uzanan bu tablo; teknolojinin insan hayatını hedef alan bir emperyalist şiddet aracına dönüştüğünü açıkça gösteriyor. Üstelik İsrail yapay zekâyı sadece fiziki katliamlarda değil; yapay zekâ sohbet robotları üzerinden yürütülen dezenformasyon ve psikolojik harp operasyonlarıyla kamuoyunu manipüle etmek için de bir silah olarak kullanıyor

image 4 - Yapay Zekâ Yatırımlarının İnsanlık ve Doğa için Maliyeti Artıyor - 11

Okul saldırısında ölen çocukların fotoğrafları sıralarında (AFP/Getty Images)

Anthropic CEO’su Dario Amodei’nin bu katliam karşısında sığındığı “son kararı insan verdi” savunması, sermayenin etik sorumluluktan nasıl da kaçtığının ve emperyalist şiddeti otomatize etmenin nasıl sonuçlanacağının bir örneğidir. Öte yandan ABD hükümetinin Anthropic üzerindeki ihracat kısıtlamalarını “ulusal güvenlik” kılıfıyla esnetip sıkılaştırması, devletin sermaye birikim sürecindeki “disiplin edici” rolünü ve teknolojinin emperyalist bloklar arası hegemonyadaki merkezi konumunu gösteriyor. Yapay zekâ artık yalnızca bir üretim aracı değil; sınırları, sivilleri, çocukları doğrudan hedef alan bir emperyalist tahakküm aygıtıdır.

Ruhun Metalaşması

Sermayenin yapay zekâ kullanımı, işçi sınıfı üzerindeki disiplin ve denetim mekanizmalarını otomatize ederek en mahrem alana kadar sızıyor. Meta’ya karşı 26 çalışanın açtığı dava; şirketin büyük dil modeli asistanı “Metamate” ve çalışanların belge ve yazışmalarını izleyen “ikinci beyin” gibi yapay zekâ araçlarını kullanarak hastalık izni almış, hamile veya engelli çalışanları “verimsiz” olarak fişlediğini ve işten çıkarmalar için hedef gösterdiğini ifşa ediyor. Tuş vuruşlarından ekran içeriğine kadar her anı gözetlenen emekçi, artık doğrudan algoritmalar tarafından puanlanıyor; sınıf dayanışmasının ilk sürgünleri bile henüz filizlenmeden teknolojik gözetimle ezilmeye çalışılıyor. 

Kapitalist sistem, yarattığı güvencesizlik, gelecek kaygısı ve ağır çalışma koşullarıyla emekçilerin ruhsal sağlığını sistematik olarak tahrip ettiği gibi, insanın ruhsal çöküntüsü dahi bugün kârlı bir veri madenciliği fırsatına dönüştürülmüş durumda. Nüfusun yalnızca yüzde 7’sinin nitelikli ruh sağlığı desteğine ulaşabildiği bir dünyada teknoloji devleri, “yapay zekâ terapisi” kisvesi altında sahte bir empati pazarlamaktan geri durmuyor. Dahası, yapay zekâ modellerinin kullanıcıyı sürekli haklı çıkarmak ve onaylamak üzere kurgulanmış sahte empati mekanizması, yabancılaşmanın en uç noktasını temsil ediyor. Çünkü bir sohbet robotunun sunduğu “empati”, emekçinin toplumsal gerçekliğinden koparılmış, verilerle simüle edilmiş sahte bir yansımadan ibarettir. Marx’ın işaret ettiği insanın kendine ve türsel özüne yabancılaşması, burada “dijitalleştirilmiş empati” maskesiyle daha da derinleştiriliyor. İnsanların en savunmasız anlarını dev şirketlerin sunucularına teslim ettiği bu süreç, psikolojik desteği insani bağlamından kopararak bireyi kendine ve toplumuna yabancılaştırıyor. Nihayetinde emekçi, yaşadığı krizin sınıfsal ve toplumsal kökenlerini sorgulamaktan uzaklaştırılıp, en mahrem acılarını dijital sunuculara yükleyerek çareyi “kişisel bir çözüm” aramakta bulmaya itiliyor.

Artan Maliyetler ve İkame Edilen Emek

Sermaye birikim krizinin bir diğer somut yansıması ise son dönemde yeni yapay zekâ modelleri piyasaya sürülürken kurumsal ölçekte patlayan toplam token maliyetlerinde kendisini gösteriyor. Birim token fiyatları görünürde düşse de, modellerin karmaşıklaşması ve sistemlerin yapay zekâ bağımlılığı teknoloji sağlayıcıları ile dev şirketleri ciddi bir kâr marjı baskısıyla yüz yüze bırakmış durumda. Ne var ki sermaye, bu devasa altyapı ve işletim maliyetlerini üretkenliği aşırı zorlayarak yine işçi sınıfının sırtına yıkmanın yollarını arıyor. Sermayenin altyapı ve veri merkezlerine yatırdığı sabit sermaye arttıkça kâr oranları üzerindeki baskı derinleşiyor. Sermaye, yükselen bu devasa altyapı maliyetlerini telafi etmek için değişken sermayeyi (yani canlı emeği) daha fazla vasıfsızlaştırıp baskılayarak artı-değer oranını artırmaya zorlanıyor.

image - Yapay Zekâ Yatırımlarının İnsanlık ve Doğa için Maliyeti Artıyor - 13

Yapay zekâ farklı sektörlerde farklı şekillerde ölçekleniyor (Kaynak)

Ofislerde ve teknoloji sektöründe çalışanlar, yönetim kadroları ve şirket stratejileri tarafından iş süreçlerinde yapay zekâ araçlarını kullanmaya adeta zorlanıyor. Şirket yöneticilerinin büyük çoğunluğunun yapay zekâ kullanımını bir zorunluluk olarak çalışanların önüne koyduğunu gösteren küresel işgücü araştırmaları, bu araçların entegrasyonunun aşırı bir verimlilik baskısıyla dayatıldığını kanıtlıyor. İlk bakışta rutin görevleri hızlandıran ve “işleri kolaylaştıran” bu dijital altyapı, arka planda emeğin vasıfsızlaştırılması sürecini tırmandırıyor. Yapay zekâ girdisinin yalancı kolaylığına mahkûm edilen emekçi, zamanla kendi zihinsel yetilerini algoritmaya devrediyor. Yapay zekânın insan emeğini ikame etme ve değersizleştirme riskine dikkat çeken saha araştırmalarının da altını çizdiği üzere şirketler; bir yandan sıkışan maliyetlerin bedelini çalışan üzerindeki denetimi artırarak çıkarıyor, diğer yandan zihinsel emeği standartlaştırıp vasıfsızlaştırarak emek gücünü gelecekte daha ucuz, ikame edilebilir ve harcanabilir kılmanın altyapısını hazırlıyor.

Kültürel Yağma ve Müştereklerin Yağmalanması

Sermayenin maliyetleri düşürme ve emeği değersizleştirme arayışı salt ofis içi verimlilik baskılarıyla sınırlı kalmıyor; yapay zekâ modellerini besleyecek veri arayışı, insanlığın kolektif kültür mirasının da çitlenmesine yol açıyor. Anthropic’in yapay zekâ modellerini eğitmek için milyonlarca basılı kitabı satın alıp, dijitalleştirip, imha ettiğine ilişkin haberler, dijital mülksüzleştirme ve ilkel birikim sürecinin ne denli pervasızca yürüdüğünü de bize gösteriyor. Her ne kadar buna benzer imhalar, yapay zekâ şirketlerinden önce de geri dönüşüm ve kültürel mirasın dijitalleştirmesi amacıyla yapılmış olsa da, şu an yürüyen yarışla beraber yıkıcı bir biçime bürünmüş durumda. Yapay zekâ modelleri; edebiyat, bilim ve sanattan süzülen yüzyıllık kolektif birikimi emerek sermayenin mülkiyetine geçiriyor. Sermaye, tarihsel “çitleme” hamlelerini bu kez dijital hafıza üzerinde tekrarlayarak ortak mirası özel mülke dönüştürüyor. Şirketlerin bu kültürel el koyma ve yıkma davranışını teknolojik bir zorunluluk gibi sunması da, insanlığın ortak mirasının sermaye birikiminin hammaddesine dönüştürülmesini gizleyen ideolojik bir perde işlevi görüyor.

Bu süreç etrafında süregiden ve yükselen telif hakkı ve “adil kullanım” tartışmaları ise burjuva hukuk sisteminin, yıllardır olduğu gibi, sermayenin yağmasını meşrulaştırmadaki ikiyüzlülüğü gösteriyor. Telif hakları kâğıt üzerinde yazarların ve kültür emekçilerinin ürünlerini ve emeklerini koruma iddiasıyla savunulurken, öncelikle yayın tekellerinin mülkiyeti anlamına gelirken, şimdi de tüm bu yasalar ve kavramlar teknoloji tekellerinin kolektif zihinsel üretimi bir çırpıda gasp etmesine zemin sağlıyor. Emekçileri güvencesizliğe ve ürünlerine sermaye tarafından el konulmasına mahkum eden bu düzen, insanlığın ortak birikimini de kârlı bir veri madenciliği alanına çeviriyor. Salt ele geçirmek de değil, bunların kopyaları, benzerleri, taklitleri çığ gibi artarak, yaratıcılığı da, yaratıcı ürünleri de, kâr ve veri madenciliği merkezli tasarlandığı için vasatlaştıran bir sonuç doğuruyor. Böylece sermaye bir yandan kültürel üretimi metalaştırarak kolektif niteliğinden koparıyor, diğer yandan bilgi üzerindeki tekelini pekiştirerek mülksüzleştirme dalgasını zihinsel alanda derinleştiriyor ve nihayetinde yaratıcı işçilerin emeklerini gasp ederek, onları vasıfsızlaştırıyor.

Yarış Gittikçe Kızışıyor, Sermaye Birikimi Sürüyor

image 1 - Yapay Zekâ Yatırımlarının İnsanlık ve Doğa için Maliyeti Artıyor - 15

Yapay zekâ şirketlerinin güvenlik notu. A en iyi not, F en kötü not (Kaynak)

Yapay Zekâ Güvenlik Endeksi‘nin de kanıtladığı gibi, şirketlerin “etik” söylemleri koca bir “güvenliymiş gibi gösterme” faaliyetinden ibarettir; arka planda ise rakiplerinin gerisinde kalma korkusuyla şiddetlenen bir “dibe doğru yarış” sürdürülüyor. Teknolojik yıkıma karşı verilen hukuki ve etik mücadeleler sermayeyi kısmen frenlese de kalıcı çözüm, bu teknolojilerin sermayenin elinde ehlileştirilmesi değil; üretim araçlarının mülkiyetinin ve kullanım amacının toplumsal ihtiyaçlar doğrultusunda dönüştürülmesidir.

image 1 - Yapay Zekâ Yatırımlarının İnsanlık ve Doğa için Maliyeti Artıyor - 17

11 Temmuz’da gerçekleşen Yapay Zekâ Yarışını Durdurun protestosundan bir kare (Kaynak)

Çünkü sermayenin yapay zekâyı bir denetim, tahakküm ve sömürü aygıtına dönüştürme gayreti, kendi yıkıcı çelişkilerini de beraberinde üretiyor. Ohio ve Michigan’daki veri merkezlerine karşı barikat kuran insanların direnişinden, algoritmik gözetim ve fütursuz işten çıkarmalara karşı örgütlenen teknoloji işçilerinin grevlerine; Amazon’un veri merkezli iklim yıkımına, kitlesel işten çıkarmalara ve askeri sözleşmelerine karşı yapay zekâ zirvelerini protesto eden ve askeri ihalelerde yer almayı reddeden teknoloji işçilerinden, veri merkezlerinin çevresel talanına karşı birleşen halk hareketlerine kadar sınıf mücadelesinin yeni mevzileri tam da bu çelişkilerin ortasında filizleniyor. Üretimin dijitalleşmesi, sanılanın aksine işçi sınıfını parçalayıp yok etmiyor; kol emeği ile zihinsel emeği, coğrafi olarak yağmalanan topluluklar ile algoritmalara mahkûm edilen emekçileri aynı sermaye saldırısına karşı ortak bir sınıfsal hatta birleştiriyor.

Nihayetinde yapay zekâ ve dijital altyapı, tekelci sermayenin elinde bir yıkım ve yabancılaşma aracı olsa da bir yönüyle insanlığın ortak zihinsel ve teknik birikiminin ürünüdür. Yapay zekâ bugün sermaye ilişkileri içinde bir tahakküm biçimi almıştır; ancak bu durum teknolojinin kendisinden değil, içinde şekillendiği mülkiyet rejiminden kaynaklanır. Mülkiyet ilişkileri değiştiğinde, teknolojinin bu toplumsal biçimi de kabuk değiştirecektir. Üretim araçlarının mülkiyeti sermayenin elinden sökülüp alındığında; bu algoritmik kapasite, kâr odaklı gözetim ve çitleme kodlarından arındırılarak insanları fişleyen, doğayı katleden, bombaları yönlendiren bir emperyalist şiddet aygıtı olmaktan çıkacaktır. Ve böylece haftalık çalışma saatlerini radikal biçimde düşüren, doğayla uyumlu planlı bir sosyalist ekonomiyi mümkün kılan ve insanın kendi türsel özüyle yeniden buluştuğu özgürleştirici bir toplumsal araca dönüşecektir. Gelecek, teknolojinin burjuva etik kalıplarla ehlileştirilmesinde değil; işçi sınıfının bu teknolojik kapasiteye el koyarak insanlığın hizmetine sunacağı devrimci atılımdadır.

Sitemizde yer alan çeviri ve yazılardaki tüm görüşler kolektifimizin fikirlerini yansıtmayabilir. Bu yazıları, bilişim alanındaki gelişmeleri Marksist bir perspektifle ele almayı mümkün kılacak katkılar sunduğu için seçip yayımlıyoruz.