Sermayenin Silikon Vadisi’ndeki serüveni, teknolojik bir ilerleme öyküsünden ziyade, artı-değer sömürüsünün ve sermaye birikiminin farklı kılıklara bürünme tarihidir. Ancak Silikon Vadisi Palantir’in son dönemde yayınladığı ve “Teknoloji Cumhuriyeti” tezlerine dayanan manifestosuyla1 artık erken dönemin o “liberal ütopyacı” maskesini tamamen indirmiş gibi gözüküyor. Söz konusu manifesto, Silikon Vadisi’nin ABD’ye karşı “ahlaki borcu” olduğunu iddia ederek, mühendislik elitini doğrudan “ulusun savunmasına katılmaya” ve “sert güç” inşasına çağırıyor. Palantir’e göre özgür toplumların galibiyeti artık ahlaki çağrılara değil, doğrudan “yazılım üzerine inşa edilen sert güce” bağlıymış. Eskiden şirketler kurumsal kimliklerini “Don’t be evil”1Don’t be evil (kötü olma), Google ilk kurulduğundaki kurumsal sloganıydı. masalları üzerine kurgularken, Palantir gibi şirketler artık bu kimliği doğrudan dijital gözetim aygıtları üzerine inşa ediyor. “Kurumsallaşmış zulmün yükselişi sırasında kürek satan tüccarlar”2 olmak ve “hakimiyet için inşa etme”3 iradesini göstermek istiyorlar. Aslında yarım yüzyılda gözümüzün önünde gerçekleşen bu süreç, sermayenin iki farklı tarihsel cisimleşmesi arasındaki derin uçurumu ve teknolojiyle iç içe geçen mülkiyet ilişkilerinin çıplak şiddetini gözler önüne seriyor.
Palantir’in manifestosu, bir süredir devam eden dönüşümün sona yaklaştığının açık ilanıdır. Aslında Silikon Vadisi’nin tarihsel kökleri, Soğuk Savaş dönemindeki devasa Pentagon bütçelerine, ARPANET2İleri Araştırma Projeleri Ajansı Bilgisayar Ağı (Advanced Research Projects Agency Network) 1968’den itibaren Amerika Birleşik Devletleri Hava Kuvvetleri adına Massachusetts Teknoloji Enstitüsü ve ABD Savunma Bakanlığı öncülüğünde küçük bir araştırmacı grubu tarafından geliştirilen, günümüz internetinin öncüsüdür. gibi DARPA3Savunma İleri Araştırma Projeleri Ajansı (Defense Advanced Research Projects Agency) Amerikan ordusunun kullanması için yeni teknolojiler üretmekle sorumlu Pentagon’a bağlı devlet kurumudur. projelerine ve askerî ihalelere dayanıyor4; yani vadiyi en başından beri kamusal kaynaklarla beslenen askerî-sınai kompleks büyüttü5. Ancak bilişimin sivil hayata yayıldığı yükseliş döneminde, “dünyayı bağlama” ve “bilgiyi özgürleştirme” masallarını bir pelerin gibi kullanan birinci kuşak sermaye anlayışı, bu militarist kökeni başarıyla unutturarak sivil ve liberal bir vitrin inşa etmişti. Bu vitrin, sermayenin genişleme stratejisi için yaşamsaldı: Bir yandan Vietnam Savaşı’na ve devlet otoritesine karşı bilenmiş, hacker etiğiyle yoğrulmuş nitelikli zihinsel emeği, sermaye birikim süreçlerine eklemlemek için onlara “dünyayı değiştirme” illüzyonu sunulmalıydı; diğer yandan, teknolojinin kitlesel bir tüketim metasına dönüşebilmesi için devletin soğuk ana bilgisayarlarının yerini “bireysel özgürleşme” fetişizmi vadeden kişisel cihazlar almalıydı6.
Bu manifesto, işte o vitrinden radikal bir kopuşa işaret ediyor. Yeni gelişen tekelci akıl, sermayenin kâr oranlarının düşme eğilimine karşı Silikon Vadisi’ni askerî-sınai komplekse artık geri döndürülemez biçimde, tamamen entegre ederek yanıt veriyor. Bugün amaç geçmişteki gibi yalnızca devletten Ar-Ge fonu almak değil; Project Maven4Pentagon’un yapay zekâyı insansız hava araçlarından elde edilen görüntüleri analiz etmek ve hedef belirlemek amacıyla kullandığı bir girişimdir. 2018 yılında binlerce Google çalışanının “Savaş işinde olmamalıyız” diyerek projeye isyan etmesi ve ardından Palantir’in bu projeyi adeta gururla devralması, teknoloji dünyasında liberal vitrinden teknofaşist bir aşamaya geçişin çarpıcı bir kanıtıdır. benzeri yapay zekâ hedefleme sistemleri ve JWCC5Ortak Savaş Bulut Yeteneği (Joint Warfighting Cloud Capability) Pentagon’un iptal edilen JEDI projesinin yerini alan devasa bir askeri veri altyapısı sözleşmesidir. Amazon, Google, Microsoft ve Oracle gibi devlerin dâhil olduğu bu 9 milyar dolarlık ihale; sahadaki askerlerden nükleer füze komuta merkezlerine kadar tüm savaş aygıtını tek bir bulut ağında birleştirmeyi amaçlamaktadır. Aynı zamanda bu sözleşme, eski ve yeni kuşak teknoloji şirketlerinin devlet aygıtıyla nasıl iç içe geçtiğini gösteren en somut savunma sanayii belgelerinden biridir. gibi devasa savunma bulutu ihaleleriyle doğrudan “devletin baskı aygıtının teknik altyapısı” haline gelmektir6Pentagon gelişmiş yapay zekâ araçlarını son derece gizli askeri ağlara entegre etmek amacıyla OpenAI, Google, Microsoft, Amazon Web Services, NVIDIA, SpaceX ve Reflection dahil olmak üzere yedi büyük yapay zekâ şirketiyle anlaşmalar imzaladı. Sermayenin devletle olan bu organik bütünleşme arzusu, aslında 2008 finansal krizinde neoliberal “serbest piyasa” yalanları çöktüğünde devletin kurtarma paketlerine sığınan pragmatik aklın teknofaşist bir devamı. Özünde bu gelişme, bilişim sermayesinin kendi tarihsel köklerine dönerken, ideolojik rıza üretiminden vazgeçerek en çıplak ve militarist safhasına, yani teknolojik bir Leviathan’a7Leviathan, kutsal metinlerde adı geçen devasa, ejderha benzeri efsanevi bir deniz canavarıdır. Mecazi olarak aşırı büyük ve güçlü yapıları ya da kaosu temsil eder. Siyaset felsefesinde ise “ejderha devlet” veya “mutlak egemen” anlamlarına gelen bir kavramdır. Thomas Hobbes, 1651 tarihli Leviathan adlı eserinde, mutlak güce sahip devleti bu şekilde tanımlar. geçişi.
Bir köşede karşı-kültür kampından gelen Steve Jobs ve Steve Wozniak ile kurumsal verinin merkezileştirilmesi pragmatizmini ekleyen Larry Ellison gibi figürlerle temsil edilen “eski kuşak” yer alıyor. Richard Barbrook ve Andy Cameron’ın ünlü “Kaliforniya İdeolojisi”7 kavramıyla formüle ettikleri üzere; bu aktörler, hippi karşı-kültürü ile serbest piyasa kapitalizmini Silikon Vadisi’nde ustaca harmanlayıp, 1968’in özgürlükçü ruhunu ve savaş karşıtlığını sermayenin ideolojik genişleme stratejisine eklemlediler. Onlar için teknoloji, en azından söylem düzeyinde, dünyayı “demokratikleştiren”, bireyi özgürleştiren ve sınırları kaldıran bir araçtı. Oysa arka planda yürütülen asıl kavga, kâr oranlarını güvence altına almak adına verilen amansız patent savaşları, dijital müştereklerin sermaye lehine “çitlenmesi” ve emeğin merkezileştirilmiş bilişim sistemleri üzerinden algoritmik olarak disipline edilmesiydi8. Karşı-kültür hareketi ve amatör bilgisayar meraklılarının düşleri, elektronikteki gelişmelerle neredeyse gerçek olacaktı9, ancak sermaye bu düşleri kendi çıkarına yontmayı başardı.
Elbette o dönem kurulan bu yeni sermaye birikim modeline ve bilginin metalaştırılmasına karşı çıkan “alternatif bilişimciler” boş durmadılar. Richard Stallman’ın öncülük ettiği Özgür Yazılım Hareketi10, kodun evrensel bir müşterek olduğu inancıyla telif haklarına karşı “copyleft”11 kavramını üreterek tekelleşmeye ve bilginin özel mülk edinilmesine karşı savaş açtı. İnternetin ilk dönemlerindeki “hacker etiğini” savunanlar12, hacktivistler13, siberpunklar14 ve daha sonra Aaron Swartz8Aaron Swartz; 2009’da Amerikan federal mahkemelerine ait ücretli PACER veritabanından 18 milyon belgeyi, 2011’de ise JSTOR’dan 4 milyona yakın akademik makaleyi indirerek halkın erişimine sunmuştu. Bilgiyi özgürleştirmeyi amaçlayan bu eylemleri nedeniyle ‘bilgi korsanlığı’ ve ‘yasa dışı veri indirme’ gibi ağır ithamlarla karşı karşıya kalmış; hakkında 13 ayrı suçlamayı içeren federal bir dava açılmıştı. gibi bilginin serbest dolaşımına inanan aktivistler; kapalı kaynak sistemlerinin dayattığı kurumsal hiyerarşiye ve bilişsel emeğin gasp edilmesine karşı entelektüel ve pratik bir direniş ördüler15. Böylece bilişim dünyası; bilginin özgürleşmesini ve toplumsallaşmasını savunan taban hareketleri ile onu değişim değerine indirgeyip kâra dönüştürmeye çalışan teknoloji devleri arasında, günümüze kadar uzanacak tarihsel bir savaş alanına dönüştü.
Diğer köşede ise Peter Thiel, Elon Musk ve Sam Altman gibi isimlerle vücut bulan “yeni kuşak”; sermayenin doyumsuz açlığını artık hiçbir etik perdeye ihtiyaç duymadan, doğrudan anti-woke, sağcı ve teknofaşist bir hatla savunuyor. Palantir’in kurucusu Peter Thiel’in “Artık özgürlük ve demokrasinin birbiriyle uyumlu olduğuna inanmıyorum.” şeklindeki beyanı16, adeta liberal demokrasinin son kullanma tarihinin geçtiğinin ve bu yeni dönemin manifestosu niteliğinde.
Militarizasyon ve Emperyalist Genişleme
Silikon Vadisi, “dünyayı birbirine bağlamak” ve “kötülük yapmamak” şeklindeki liberal maskesini artık tamamen indirmiş durumda17. Bugün Anduril, Palantir, Scale AI, SpaceX ve OpenAI gibi devler, Pentagon’un gölgesinde yeni bir “teknolojik savaş devrimi” şekillendiriyor18. Bu şirketler, sadece yazılım üretmekle kalmıyor; ABD ordusuna doğrudan danışmanlık yapan ve savaş meydanlarındaki taktikleri belirleyen “201. Müfreze” gibi askerî birimlerin içinde rütbeli yöneticilerle bizzat temsil ediliyorlar19. Bu durum, sermayenin krizlerini aşmak için yine askerî-sınai komplekse bel bağladığının ve şiddetin teknolojik altyapısını mülk edinerek devlet aygıtıyla organik bir birleşme içine girdiğinin en çıplak kanıtı. Teknoloji artık sivil bir pazarın değil, doğrudan küresel imha makinelerinin kurucu unsuru haline geldi.
Ancak Amerikan güvenlik devleti ile kurulan bu organik bütünleşme, yalnızca ulusal sınırlar içerisindeki bir tahakküm inşası değil; aynı zamanda emperyalizmin 21. yüzyıldaki yeni genişleme stratejisinin de merkez üssü. Klasik emperyalizm çağında demiryolları, limanlar ve telgraf hatları üzerinden kurulan küresel sömürü ağı20, bugün SpaceX’in alçak yörünge uydu sistemleri, yer altı fiber optik kabloları ve devasa bulut veri merkezleri aracılığıyla tekno-mekânsal olarak yeniden inşa ediliyor21. Teknoloji devleri, günümüzün dijital “Doğu Hindistan Şirketleri” gibi hareket ederek geri bıraktırılmış ve sömürge ülkelerin bilişim altyapılarını ilhak ederek, ulusal egemenlikleri algoritmik bir bağımlılık rejimine indirgiyor22. Veri, yeni dönemin ham maddesi olarak durmaksızın merkez ülkelere akarken; bu asimetrik birikim modeli kendini korumak için doğrudan militarist bir şiddete ihtiyaç duyuyor. Silikon Vadisi’nin ürettiği yapay zekâ destekli otonom silahlar ve hedefleme sistemleri, sermayenin bu yeni sınırlarını korumak ve küresel emekle direniş odaklarını hizaya getirmek için kullanılan dijital çağın “gambot diplomasisi”919. yüzyılda İngiliz emperyalizmi güç gösterisini zırhlılarını limanlara dayayarak gösteriyordu işlevini görüyor23.
Çünkü emperyalist genişleme, günümüzde sadece pazar ve ham madde bulma değil, aynı zamanda yeni silah sistemlerini canlı denekler üzerinde test etme sürecine dönüştü24. Gazze, bu yeni teknolojiler için devasa bir laboratuvar ve ve algoritmik bir “toplu katliam fabrikası”25 işlevi görüyor. İsrail ordusunun kullandığı The Gospel veya Lavender gibi yapay zekâ sistemleri, hedef seçimini otomatikleştirerek sivil katliamlarını sadece teknik bir optimizasyon ve istatistiksel bir verimlilik mesele olarak görüyor. Aynı şekilde Palantir, veri işleme yoluyla mültecileri sınır dışı etmekten suikast lojistiğine kadar “zulmün tüccarlığını” yapıyor26; teknoloji sermayesi ise bu fütursuz militarist genişlemeyi “Batı medeniyetini kurtarmak” şeklindeki ırkçı ve öjenik kökenli söylemlerle meşrulaştırıyor.
Sermayenin bu yeni aşamasında, dışarıdaki militarist şiddete içeride devlet kurumlarının yapay zekâ aracılığıyla “optimize” edilme adı altında tasfiye edilmesi ve halkın mülksüzleştirilmesi eşlik ediyor. Trump dönemiyle gündeme gelen Hükûmet Verimliliği Bakanlığı (DOGE), Büyük Dil Modellerini (LLM) birer “algoritmik balta” olarak kullanarak, sosyal yardımları ve kamu hizmetlerini “munchable” (kolayca yutulup iptal edilebilir) olarak etiketleyip yok etmeyi hedefliyor27. Bu durum, engelli ve savunmasız bireyleri bürokratik bir otomasyonla sistemden dışlayan dijital bir “toplumsal cinayet”10Friedrich Engels İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu kitabında burjuvazinin işçi sınıfını erken ölüme, fiziksel ve ruhsal yıkıma sürükleyen eylemlerini (veya eylemsizliğini) tanımlamak için bu kavramı kullanmıştır. mekanizmasıdır. Sermaye, yapay zekâyı kullanarak sınıf savaşını dijital bir “sınıfsal ayrıcalık yükseltme” saldırısına dönüştürüyor; her şeyi kodların içine gizleyerek kamusal denetimi ve demokratik hesap verebilirliği tamamen ortadan kaldırıyor.
Bu militarist ve emperyalist yönelim tesadüfi bir sapma değil, bilişim teknolojisinin köklerinde yatan bir disiplin ve denetim tutkusunun güncel tezahürü. Bilgisayarın babası sayılan Charles Babbage’ın hesaplama motorları, aslında 19. yüzyıl plantasyonlarındaki köleleştirilmiş insanları denetlemek için geliştirilen yönetim teknolojilerinden ilham almıştır28. Babbage, emeği parçalayarak gözetimi otomatikleştirmeyi ve işçiyi “yukarıdan” denetlenebilir bir meta haline getirmeyi amaçlamıştı. Onun işçileri gözetlemek ve denetlemek için tasarladığı makineler, bugünün algoritmik yönetim sistemlerinin (Uber kuryelerinden Trendyol depo işçilerine kadar) doğrudan teknik atasıdır. Silikon Vadisi’nin kurucu babalarından miras kalan sosyal Darwinist ve faşizan hiyerarşi tutkusu, bugün Thiel ve Musk gibi figürlerde yeniden hayat buluyor. Bu zihniyet, övündükleri o yapay zekâ sistemlerinin arkasında, geri bıraktırılmış coğrafyalardaki milyonlarca “hayalet işçiyi” kölelik benzeri koşullarda sömürerek görünmezleştiriyor29. Sermaye, bu yeni teknolojiler sayesinde plantasyon mantığını “insan bulutu” adı altında küreselleştirmekte ve dünyanın her köşesindeki ucuz emeği, o militarist yapay zekânın görünmez yakıtı haline getiriyor.
Yapay zekâ yarışı, ABD ve Çin arasındaki hegemonya mücadelesinin en keskin cephesi. Bu rekabet, yeryüzünün kaynaklarını (lityum, bakır, kobalt) yağmalayan ve veri merkezleri aracılığıyla tarım arazilerini talan eden devasa bir ekolojik savaşa dönüşüyor. “Bulut” denilen şey, aslında yeryüzünün suyuna ve enerjisine el koyan, petrol boru hatları kadar zehirli ve somut bir metabolik altyapı. Sermaye, bu doyumsuz enerji ihtiyacını karşılamak için nükleer ve fosil yakıtlara geri dönerek, gezegeni geri dönüşü olmayan bir “kuraklık bilişimi”30 sarmalına sürüklüyor. Militarizasyon ve emperyalist genişleme, sermayenin yapay zekâyı bir “hayal makinesi” olarak görüp üretim sürecinden canlı insanı çıkarma (veya onu bütünüyle köleleştirme) arzusunun doğrudan sonucu. Böylece kapitalizm, bu dijital tahakküm çağında nekro-siyasetle kusursuz bir organik bütünlüğe kavuşturup31, yıkımı üretim aracına dönüştürebiliyor.
Sonuç: Değişmeyen Öz, Değişen Cisimleşme
Sonuç olarak; Jobs ve Ellison dönemi sermayenin liberal genişleme ve “tüketiciyi özgürleştirme” yalanıyla büyüdüğü bir evreyi temsil ederken; Thiel, Musk ve Altman dönemi, sermayenin yapısal krizlerini savaş, gözetim ve açık tahakkümle aşmaya çalıştığı teknofaşist bir aşamayı temsil ediyor. Özündeki artı-değer sömürüsü ve canlı emeği “ölü emeğe”, yani algoritmaya ve makineye tabi kılarak boyunduruk altına alma amacı ise tarih boyunca hiç değişmedi. Bugünün yapay zekâ geliştiren şirketleri, 19. yüzyıl plantasyon sahiplerinin veri merkezlerine ve algoritmik şiddete bel bağlayan modern birer sürümünden ibaret. Dolayısıyla politik öfkemizi yalnızca Palantir’in o pervasız “manifestosuna” veya tekil şirketlere karşı etik bir itirazla sınırlamamalı; doğrudan bu “hayal makinelerini” ve onların mimarlarını var eden mülkiyet ilişkilerini ve kapitalist üretim tarzının kendisini hedef alacak şekilde inşa etmeliyiz.
- Harici, Palantir, “karanlık manifesto” yayınladı, 19 Nisan 2026 ↩︎
- Adam Jones, Sınıf Savaşımı Olarak “Yapay Zekâ”, 6 Haziran 2025 ↩︎
- Dan McQuillan, Teknofaşist Ele Geçirmeye Direnmek: Bilişimsizleşmeye Hazır mıyız?, 21 Ekim 2025 ↩︎
- Yasha Levine, Surveillance Valley: The Secret Military History of the Internet, PublicAffairs, 2018 ↩︎
- Margaret O’Mara, The Code: Silicon Valley and the Remaking of America, Penguin Books, 2020 ↩︎
- Fred Turner, From Counterculture to Cyberculture, Chicago University Press, 2006 ↩︎
- Andy Cameron ve Richard Barbrook, The Californian Ideology, 1995 ↩︎
- A. Kalaycı, İ. Kalaycı, T. E. Kalaycı, Sınıf Savaşımında Sermayenin Hizmetkârı olarak Yapay Zekâ, 4 Eylül 2025 ↩︎
- İ. Kalaycı, Tarihsel bakışla bilgisayar: ‘Konuşan araç’tan ‘düşünen makine’ye, Bilim ve Gelecek, 2024 ↩︎
- Richard Stallman, GNU Projesi, Özgür Yazılım Vakfı, 2025 ↩︎
- GNU Projesi, Copyleft Nedir?, 2025 ↩︎
- The Mentor, Hacker Manifesto, 1986 ↩︎
- Alternatif Bilişim, Hack Kültürü ve Hacktivizm, 2013 ↩︎
- Eric Hughes, Bir Cypherpunk’ın Manifestosu, 9 Mart 1993 ↩︎
- Aaron Swartz, Gerilla Açık Erişim Manifestosu, 2008 ↩︎
- Tobias Schwaiger, Teknoloji İdeologları Nasıl bir Savaş Devrimi Hayali Kuruyor?, 15 Haziran 2025 ↩︎
- Sheera Frankel, Silikon Vadisi’nin Militarizasyonu, 20 Eylül 2025 ↩︎
- Schwager, 2025 ↩︎
- Frankel, 2025 ↩︎
- Michael Kwet, Digital Colonialism: US Empire and the New Imperialism in the Global South, Race & Class, 14 Ocak 2019 ↩︎
- Nicole Starosielski, The Undersea Network, Duke University Press, 2015 ↩︎
- Nick Couldry and Ulises A. Mejias, The Costs of Connection How Data Is Colonizing Human Life and Appropriating It for Capitalism, Stanford University Press, 2019 ↩︎
- Nick Dyer-Witheford, Siber Proletarya: Dijital Girdapta Küresel Emek, Z Yayınları, 2019 ↩︎
- A. Kalaycı, İ. Kalaycı, T. E. Kalaycı, Gezegene ve İnsanlığa Karşı Bir Silah Olarak Yapay Zekâ, 4 Eylül 2025 ↩︎
- S. Krishnaswamy, Askeri-sınai-akademik kompleks: İsrail üniversiteleri neden boykot edilmeli?, Sendika.org, 20 Ağustos 2025 ↩︎
- Jones, 2025 ↩︎
- McQuillan, 2025 ↩︎
- Meredith Whittaker, Köken Hikayeleri: Plantasyonlar, Bilgisayarlar ve Endüstriyel Denetim, 13 Nisan 2025 ↩︎
- Phil Jones, Work Without the Worker:Labour in the Age of Platform Capitalism, Verso Books, 2021 ↩︎
- Dan McQuillan, Twitter, 2025. ↩︎
- Dan McQuillan, Yapay Zekaya Direnmek Antifaşist Bir Yaklaşım, Notabene Yayınları, 2024 ↩︎





